İyi Hatırlıyoruz
29 Ekim günü Mustafa filmine gitmek için birkaç gün önceden ailem ve arkadaşlarımla plan yaptık. Sinemada Türk filmi seyretme skoru sadece 1 olan ben, sabah yürüyüşümüz sonrası ısrarla gazetede filmin ilanını arayarak Nişantaşı City’s’de 7 alnı ak, sırtı dik Türk genci için yer ayırttım. Yoga dersim biter bitmez sinemaya koşarak girdim ve heyecanla yerime oturdum. Ne beklediğimi bilmiyordum, ama renkli, müzikli, hoş bir film olduğunu görünce sevindim. Biraz da kendimi motive etmek ve vazifemi yerine getirmek amacıyla gittiğim bir filmde eğlenmek de bonus oldu. İlk yarı bitti, pop corn’lar alındı, ikinci yarıya girildi. Film gittikçe düşmeye başladı. Üzüldüm; önce yalnızlığına, sonra başına gelecekleri sezmesine. Çıkışta hepimiz şaşkındık. Yüzler düşmüş, gözler şişmiş, “Güneşli bir tatil günü böyle biter mi?” sorusuyla, City’s’in hiç bitmeyen yürüyen merdivenlerinden inmeye başladık.
Bir film çıkışında o film hakkında ilk yorumu yapan olmak zordur. Zevkler ve renklerin bile tartışılmadığı bir ortamda filmleri tartışmak cesaret ister. Neyse ki aramızda gazeteci veya politikacı olmadığından, birbirimize rahatlıkla hayal kırıklığına uğradığımızı itiraf edebildik. Filme gelen herkes gibi biz de Cumhuriyet Bayramı’nda, biraz daha motive olmak, Türklüğümüzü, göğsümüzdeki tunç siperini kuvvetlendirmek istemiştik. Buna ihtiyacımız vardı. Pozitif şeyler görmek, onun ne kadar mükemmel, üstün bir lider olduğunu bir kez daha anlamak istiyorduk. Ama karşımızda gördüğümüz adam yalnız, arkadaşlarının bile sırtını döndüğü, zayıflıkları olan biriydi. Sessizce evlerimize dağıldık.
O günden sonra filmle ilgili birçok şey yazıldı. Bilinçli olarak hiçbirini okumadım. Hele hele film hakkında yazmayı kesinlikle düşünmedim. Ta ki bugün, negatif düşüncelerle pozitif düşünceler bir hafta boyunca harmanlanıp, nötr zihnime jetonu düşürene dek. Bugün fark ettim ki bu konuşulanların hiç önemi yok. Filmdeki olaylar ister yalan olsun ister doğru, bu benim gözümde onun kim olduğunu, yaptıklarını etkilemiyor. Hatta hayatımda ilk kez kendimi ona bu kadar yakın hissediyorum. Çünkü ilk defa onun da bir insan olabileceğini görüyor, rakamsal karşılığı 1 olan liderliğin 2 olduğunda nasıl bozulduğunu, lider olmanın yalnız olmak demek olduğunu bir kez daha anlıyorum. O da anlıyor. Gel gör ki içten gelen o güçlü dürtüleri durdurmak mümkün değil. O, kargaları kovaladığı tarlalarda çiftçi olmak için değil, bir ulusu yoktan var etmek için dünyaya gelmiş. Katıldığı kıyafet balosundaki kostümü dahil her türlü seçimini de bu yönde yapmış. Kendini oraya yakıştırmış. Üstelik, her ne olursa olsun, şu ana kadar dünyada örneği olmayan bir başarıya imza atarak, seçtiği görevini layıkıyla yerine getirmiş. Ondan beri de kimse pabucunu dolduramamış. Onu sadece hatırlamıyoruz; çok iyi hatırlıyoruz.
