04 Kasım 2008 Salı

İyi Hatırlıyoruz

29 Ekim günü Mustafa filmine gitmek için birkaç gün önceden ailem ve arkadaşlarımla plan yaptık. Sinemada Türk filmi seyretme skoru sadece 1 olan ben, sabah yürüyüşümüz sonrası ısrarla gazetede filmin ilanını arayarak Nişantaşı City’s’de 7 alnı ak, sırtı dik Türk genci için yer ayırttım. Yoga dersim biter bitmez sinemaya koşarak girdim ve heyecanla yerime oturdum. Ne beklediğimi bilmiyordum, ama renkli, müzikli, hoş bir film olduğunu görünce sevindim. Biraz da kendimi motive etmek ve vazifemi yerine getirmek amacıyla gittiğim bir filmde eğlenmek de bonus oldu. İlk yarı bitti, pop corn’lar alındı, ikinci yarıya girildi. Film gittikçe düşmeye başladı. Üzüldüm; önce yalnızlığına, sonra başına gelecekleri sezmesine. Çıkışta hepimiz şaşkındık. Yüzler düşmüş, gözler şişmiş, “Güneşli bir tatil günü böyle biter mi?” sorusuyla, City’s’in hiç bitmeyen yürüyen merdivenlerinden inmeye başladık.

Bir film çıkışında o film hakkında ilk yorumu yapan olmak zordur. Zevkler ve renklerin bile tartışılmadığı bir ortamda filmleri tartışmak cesaret ister. Neyse ki aramızda gazeteci veya politikacı olmadığından, birbirimize rahatlıkla hayal kırıklığına uğradığımızı itiraf edebildik. Filme gelen herkes gibi biz de Cumhuriyet Bayramı’nda, biraz daha motive olmak, Türklüğümüzü, göğsümüzdeki tunç siperini kuvvetlendirmek istemiştik. Buna ihtiyacımız vardı. Pozitif şeyler görmek, onun ne kadar mükemmel, üstün bir lider olduğunu bir kez daha anlamak istiyorduk. Ama karşımızda gördüğümüz adam yalnız, arkadaşlarının bile sırtını döndüğü, zayıflıkları olan biriydi. Sessizce evlerimize dağıldık.

O günden sonra filmle ilgili birçok şey yazıldı. Bilinçli olarak hiçbirini okumadım. Hele hele film hakkında yazmayı kesinlikle düşünmedim. Ta ki bugün, negatif düşüncelerle pozitif düşünceler bir hafta boyunca harmanlanıp, nötr zihnime jetonu düşürene dek. Bugün fark ettim ki bu konuşulanların hiç önemi yok. Filmdeki olaylar ister yalan olsun ister doğru, bu benim gözümde onun kim olduğunu, yaptıklarını etkilemiyor. Hatta hayatımda ilk kez kendimi ona bu kadar yakın hissediyorum. Çünkü ilk defa onun da bir insan olabileceğini görüyor, rakamsal karşılığı 1 olan liderliğin 2 olduğunda nasıl bozulduğunu, lider olmanın yalnız olmak demek olduğunu bir kez daha anlıyorum. O da anlıyor. Gel gör ki içten gelen o güçlü dürtüleri durdurmak mümkün değil. O, kargaları kovaladığı tarlalarda çiftçi olmak için değil, bir ulusu yoktan var etmek için dünyaya gelmiş. Katıldığı kıyafet balosundaki kostümü dahil her türlü seçimini de bu yönde yapmış. Kendini oraya yakıştırmış. Üstelik, her ne olursa olsun, şu ana kadar dünyada örneği olmayan bir başarıya imza atarak, seçtiği görevini layıkıyla yerine getirmiş. Ondan beri de kimse pabucunu dolduramamış. Onu sadece hatırlamıyoruz; çok iyi hatırlıyoruz.

03 Kasım 2008 Pazartesi

Sonbahar Esintisi



Güneşli bir Ekim sonrası, hava sonunda Sonbahar’a teslim oldu. Bu zamanlar kendi içimize dönmek, iç sesimizi dinleyerek kendimizi geliştirmek için en uygun günler. Fakat dünyanın içinde olduğu ekonomik kriz yüzünden, bırakın iç sesimizi duymayı, önümüzü bile göremez olduk.

Ortaya çıkmak için bu tür sancılı anları kollayan, kendimizi güvende hissetme ihtiyacımız alarmda. Doğal olarak vermekten çok almaya, elimizdekini tutmaya odaklanmış bir şekilde, kontrolümüz dışında olan ortamın değişmesini bekliyoruz. Çözüm olduğunu düşündüğümüz bu önlemlerle, güvenlik ve bolluk merkezi olan birinci çakramızı tıkadığımızdan, hem vücudumuzdaki hem hayatımızdaki enerji akışını kestiğimizden ise hiç haberimiz yok.

Oysa, dünyanın büyük değişimler geçirdiği bu dönemde yapabileceğimiz ne çok şey var! İşe önce kendimize doğru soruları sorarak ve yanıtlarını açık bir yürekle dinleyerek başlayabiliriz. “Mutlu muyum? Bu hayata gelme sebebime yaklaşıyor muyum? Dünyada şu an yanlış olan ne? Bunun düzelmesi için ben nasıl bir katkı sağlayabilirim?” gibi büyük soruların cevapları hepimizin içerisinde, uzun zamandır duyulmak için bekliyor. İhtiyacı olandan çok daha fazlasını ürettiği için yorgun düşen dünyada değişim yaratmak için, önce o değişimin kendisi olmamız gerekiyor.

Cevapları ve kendimizi bulduktan sonra yapılacak şey ise aksiyona geçmek. Yogi’lerin “Dharma’dan harekete geçmek” diye adlandırdığı gibi, hayata gelme sebebimizle ve yüksek benliğimizle uyum içerisinde hareket ettiğimizde, hayat önümüze fırsatlarını seriyor. İlla ki çok büyük hareketler yapmak gerekmiyor. Küçük ve tutarlı adımlarla ilerlemek daha gerçekçi sonuçlar yaratıyor. Burada önemli olan, sonucu düşünmeden, herhangi bir beklentiye girmeden, sadece o an hissettiğiniz neşeye odaklanmak. Böyle olunca sabretmemizi, yıllarımızı vermemizi gerektiren bir şey kalmıyor. Yaptığımız her ne ise, sadece bizi şu anda mutlu etmesi yetiyor.

Son olarak, kendimizi güçlendirmek ve alışkanlıklarımızdan kurtularak özgürleşmek için bu zamanı kullanabiliriz. Beslenme, egzersiz ve inanç sistemlerimizi gözden geçirerek, bize fayda sağlamayan, bizi özümüz ve doğuştan gelen hakkımız olan mutlu, sağlıklı ve kutsal biri olmaktan uzaklaştıran alışkanlıklarımızı bırakabiliriz. Yoga ve meditasyon sayesinde sinir ve bağışıklık sistemlerimizi güçlendirebilir, dışarıda ne olursa olsun ondan etkilenmeyen, sağlam bir iç dünya yaratabiliriz. Birinci çakranın yönettiği bacaklarımızı çalıştırmak için doğa içerisinde uzun yürüyüşler, tırmanışlar yapabiliriz. Bu arada bolluk meditasyonları yapıp, bol bol şükrederek hayatımıza istediğimiz kaynakları çekebilir, böylece bir köprüden diğerine atlama anı geldiğinde rahatlıkla bu geçişi sağlayabiliriz.

En önemlisi ise, şu an başımıza ne gelirse gelsin, bunun %100 bizim iyiliğimiz için olduğu inancıyla, bu dönemi hayatımızda unutulmayacak bir döneme çevirebiliriz.


YogaşalaMag dergisinin Kasım sayısında yayınlanmıştır.